e-ISSN 2147-8325
Volume : 5 Issue : 3 Year : 2021
Veri Tabanları
Uygulamalar
Üyelikler
TÜRK İMMÜNOLOJİ DERGİSİ - TJI: 5 (3)
Cilt: 5  Sayı: 3 - 2017
ORIJINAL ARAŞTIRMA
1.
İleri evre kanser tedavisinde interlökin-2 immünoterapisi
Interleukin-2 Immunotherapy for Advanced Cancer
Dilara Şahin, Onur Boyman
doi: 10.25002/tji.2017.171002  Sayfalar 61 - 68
Interlökin-2 (IL-2), ileri evre kanser vakalarında etkisi kanıtlanan ve tedavi için onaylanan ilk immünoterapi stratejisidir. Yüksek doz IL-2 tedavisi gören metastatik renal hücreli karsinom ve metastatik melanom hasarının %13–20’sinde tedaviye objektif yanıt alınmış ve hastaların bir bölümünde hastalıksız sağkalım 20 yılı aşmıştır. Ancak, IL-2 immünoterapisinin kullanımı, in vivo yarı-ömrünün kısa olması, doza bağlı toksisite ve immünosupresif düzenleyici T hücrelerinin stimülasyonu nedeniyle yaygınlaşmamıştır. IL-2 ve IL-2 reseptörlerindeki ilerleyen güncel çalışmalar sonucunda, geliştirilmiş IL-2 formülasyonları üretilmiştir. Bu formülasyonlar, IL-2/anti-IL-2 monoklonal antikor kompleksleri (kısaca, IL-2 kompleksleri), IL-2 muteinleri ve IL-2’nin polietilen glikol ve benzeri moleküllere bağlanmasını içermekte ve seçilmiş lenfosit alt-gruplarının selektif ve güçlü stimülasyonunu sağlamaktadır. Bu makalede, IL-2’nin kanser immünoterapisindeki rolü özetlenmekte ve IL-2 komplekslerinin klinik-öncesi çalışmaları ile kanser tedavisindeki potansiyeli tartışılmaktadır.
Interleukin-2 (IL-2) was the first approved immunotherapy to show efficacy in advanced cancer. 13–20% of patients with metastatic renal cell carcinoma and metastatic melanoma receiving high-dose IL-2 treatment showed objective clinical responses, some enduring for up to 20 years and more. However, the use of IL-2 immunotherapy was hampered by the short in vivo half-life of IL-2, dose-dependent toxicity and stimulation of immunosuppressive regulatory T cells. Recent efforts have explored the biology of IL-2 and its receptors to generate improved IL-2 formulations. Such IL-2 formulations provide targeted and potent stimulation of selected lymphocyte subsets, and they include IL-2/ anti-IL-2 monoclonal antibody complexes (briefly, IL-2 complexes), IL-2 muteins, and versions of IL-2 bound to polyethylene glycol or other molecules. In this article, we review the use of IL-2 for cancer immunotherapy, and discuss the preclinical and translational aspects of IL-2 complexes and their potential for the treatment of advanced cancer.

2.
Female Sprague-Dawley Rats DMBA ile Oluşturulmuş Meme Kanserli Sıçanlarda CD4+CD25+ Regülatuvar T Hücre IL-10 ve TGF-beta içeriklerine Propolis Ekstresinin Düzenleyici Etkisi
Immunomodulatory Effect of Propolis Extract on Population of IL-10 and TGF-ß Expression in CD4+CD25+ Regulatory T Cells in DMBA-induced Breast Cancer in Female Sprague-Dawley Rats
Zauhani Kusnul, Pudji Rahayu, Muhaimin Rifa'ı, Edi Widjajanto
doi: 10.25002/tji.2017.573  Sayfalar 69 - 76
Giriş: Bu çalışmada DMBA ile oluşturulmuş meme kanserli dişi Sprague Dawley sıçanlarda regülatuvar T Hücrelerindeki (CD4+CD25+FoxP3+)IL-10 ve TGF-beta ifadelerine propolis ekstresinin bağışıklık düzenleyici etkisinin araştırılması amaçlandı. Gereçler ve Yöntemler: Daha önce çiftleşmemiş 45-50 günlük 30 dişi Sprague-Dawley sıçana bir haftalık aralıklar ile subkutan olarak 2 kez 10 mg 7.12-dimetilbenzantrasen (DMBA) uygulandı. Bir hafta sonra ise, 5 mg DMBA ağız yoluyla tekrar verildi. DMBA verilmeyen 10 sıçan ise kontrol grubu olarak belirlendi. Meme kanserinin oluştuğundan emin olmak için, tedaviye başlamadan önce, 8. haftada DMBA verilen 5 sıçan ile verilmeyen 5 sıçan rastgele olarak seçilip ötanazi uygulandı ve bu deneklerin meme dokularının kesitleri hematoksilen-eozin boyası ile boyanarak irdelendi. Meme dokularındaki duktal hücrelerdeki morfolojik değişiklikler belirgin idi. Kalan sıçanlar, her grupta 6’şar denek olacak şekilde 5 gruba ayrıldı. 1. Grup negatif kontrol olarak belirlendi. İkinci, 3., 4. ve 5. gruplara ise DMBA verilirken, 2. grup pozitif kontrol grubu olarak isimlendirildi. İkinci, 4. ve 5. grup deneklere ise, propolisin etanol ile elde edilen ekstresinden sıra ile her bir gruba vücud ağrılığına göre 4 hafta boyunca 50, 100 ve 200 mg/kg dozunda verildi. Hayvanlar, servikal dekapitasyon yöntemi ile öldürüldü. Bulgular: Lineer regresyon yöntemi ile yapılan istatistiksel irdelemede IL-10 ve TGF-beta ifade eden CD4+CD25+FoxP3+ T lenfositlerinin görece sayısında istatistiksel olarak anlamlı bir düşme izlendi. Sonuç: Propolis, bağışıklığı düzenleyen bir madde olarak davranmaktadır ve kanser hastalarının tedavisinde kullanılabileceği düşünülebilir.
Introduction: The aim of this study was to investigate the effect of propolis extract to the population of regulatory T cells (CD4+CD25+FoxP3+) expressing IL-10 and TGF-ß in vivo (DMBA-induced breast cancer in Female Sprague- Dawley Rats). Materials and Methods: Thirty virgin female Sprague-Dawley rats, aged 45–50 days-old were injected subcutaneously with 2x10 mg of 7.12-dimethylbenz(a)anthracene (DMBA) for one-week intervals. A week later each rat was administered orally with 5 mg DMBA. Ten rats without DMBA served as negative control. To ensure the development of breast cancer before starting treatment, at week 8, five rats that received DMBA and five negative controls were randomly selected and euthanized. Their breast tissues were then dissected for histological analysis by hematoxylineosin staining. Breast ductal cell morphological changes were apparent in DMBA-treated rats. The remaining rats were divided into 5 groups (6 rats per group). Group I served as a negative control, and Groups II–V were animals treated with DMBA, where Group II served as positive control, and Group III, IV, and V were animals treated with ethanolic extract of propolis (EEP) at doses of 50, 100, and 200 mg/kg body weight (BW), respectively, for 4 weeks. The animals were sacrificed by cervical decapitation. Breast and spleen tissues were subjected to histological and flow cytometric analysis respectively. Results: Statistical analysis by linear regression showed a significant decline in the relative number of CD4+CD25+FoxP3+ regulatory T cells expressing IL-10 or TGF-ß after treatments with propolis extracts. Conclusion: In summary, propolis may act as immunomodulatory agent that can be useful for curing cancer patients.

3.
Retrospective Evaluation of Results of Autoantibodies Detected by IFA in a Training and Research Hospital
Bir Eğitim ve Araştırma Hastanesinde İFA Yöntemiyle Çalışılan Otoantikor Sonuçlarının Retrospektif Olarak Değerlendirilmesi
Gülseren Samancı Aktar, Zeynep Ayaydın, Arzu Rahmanlı Onur, Demet Gür Vural, Hakan Temiz
doi: 10.25002/tji.2017.633  Sayfalar 77 - 81
Giriş: Bu çalışmada otoimmün hastalıkların tanısı için laboratuvarımıza gelen örnekler ile yapılan İndirekt Floresan Antikor (IFA) sonuçları değerlendirilmiştir. Gereçler ve Yöntemler: Mikrobiyoloji laboratuvarımıza 10.03.2014–21.07.2015 tarihleri arasında otoimmün hastalık ön tanısı gelen 10.659 serum örnekleri İFA yöntemi ile retrospektif olarak değerlendirilmiştir. Üretici firmanın (Euroimmun AG, Lübeck, Germany) önerisi doğrultusunda IFA tekniğiyle serumlar anti-nükleer antikor (ANA), anti-mitokondrial antikor (AMA) ve anti-düz kas mitokondrisi antikoru mitokondrial antikor (ASMA) için 1/100 oranında, anti-çift zincirli DNA’ya karşı antikor (anti-ds DNA), perinükleer anti-nötrofil sitoplazmik antikor (p-ANCA), sitoplazmik anti-nötrofil sitoplazmik antikor (c-ANCA), anti-glomeruler bazal membran (anti GBM), anti-gliadin antikorları ve anti-endomisyum antikorları için 1/10 oranında sulandırılarak çalışılmıştır. Bulgular: Örneklerde %20 (n=4363) ANA, %1,3 (n=450) AMA, %0,8 (n=368) ASMA, %1,2 (n=1566) anti-ds DNA, %2,5 (n=888) p-ANCA, %1,1 (n=888) c-ANCA, %4,3 (n=2739) anti-endomisyum IgA, %2,9 (n=2739) antigliadin IgA, %3,1 (n=2739) anti-endomisyum IgG, %5,8 (n=2739) anti-gliadin IgG pozitif bulunmuştur. Anti-GBM testinde (n=27) pozitiflik saptanmadı. ANA pozitif testlerden, en sık paternlerin nükleer granüler %39,8, nükleolar %20,9, homojen %19,9 olarak değerlendirilmiştir. Sonuçlar: ANA İFA testinde en yüksek oranın granüler (%39,8), nükleolar (%20,9) ve homojen (%19,9) olduğu, en düşük oranın nükleer dot (%1,3) ve nükleer membran (%0,8) paternleri olarak değerlendirilmiştir. Çalışılan testlerde pozitif olguların çoğunluğunu kadınların oluşturduğu görülmüştür. En yüksek pozitiflik oranının ANA testinde %20, en düşük pozitiflik oranının ASMA testinde %0,81 olduğu tespit edilmiştir. ANA pozitif olgularda kliniklerle işbirliği yapılarak titrasyon çalışılması planlanmıştır.
Introduction: The present study evaluated the results of indirect fluorescent antibody (IFA) method performed in the specimens sent to our laboratory to be diagnosed in terms of autoimmune diseases. Materials and Methods: A total of 10.659 serum specimens, which had been sent to our Microbiology Laboratory between 10.03.2014 and 21.07.2015, were retrospectively evaluated by IFA method. The serums were analyzed by IFA technique (Euroimmun AG, Lübeck, Germany) after diluting by 1/100 for Antinuclear antibody (ANA), Antimitochondrial antibody (AMA) and Antismoothmuscle antibody (ASMA), by 1/10 for Anti Double Strain DNA (Anti-ds DNA), Perinuclear Anti-Neutrophil Cytoplasmic Antibodies (p-ANCA), Cytoplasmic Anti-Neutrophil Cytoplasmic Antibodies (c-ANCA), Anti Glomerular Basal Membrane Antibody (Anti GBM), antigliadin antibodies, andantiendomisium antibodies as instructed by the manufacturer. Results: The serums were positive by 20% (n=4363) for ANA, 1.3% (n=450) for AMA, 0.8% (n=368) for ASMA, 1.2% (n=1566) for anti-ds DNA, 2.5% (n=888) for p-ANCA, 1.1% (n=888) for c-ANCA, 4.3% (n=2739) for antiendomisium IgA, 2.9% (n=2739) for antigliadin IgA, 3.1% (n=2739) for antiendomisium IgG, and 5.8% (n=2739) for antigliadin IgG. No positivity was determined for anti GBM test (n=27). Nuclear granular (39.8%), nucleolar (20.9%), and homogenous (19.9%) patterns were the most common patterns observed in ANA (+) serums. Conclusion: It was determined that granular (39.8%), nucleolar (20.9%), and homogeneous (19.9%) patterns are the most prevalent and nuclear dot (1.3%) and nuclear membrane (0.8%) patterns were the least prevalent in the ANA IFA tests. Female cases accounted for the majority of the positive results in the tests. Highest ratio of positivity was determined to be 20% in ANA test, while the lowest positivity was determined in the ASMA test by 0.81%. Based on these results, a titration study is planned in ANA (+) cases in collaboration with other clinics.

4.
İnsan Zona Pellusida 3’e Karşı Oluşturulan Monoklonal Antikorun Kemik Şekillendirici Protein 15 ve Fare overinde Preantral ve Antral Folikül Sayısına Olan Etkisi
Effect of Monoclonal Antibody to Human Zone Pellucida 3 on Bone Morphogenetic Protein 15 Expression and Number of Preantral and Antral Follicles in Ovary of Mice
Reny Retnaningsih, Endang Wahyuni, Kusnanrman Keman
doi: 10.25002/tji.2017.632  Sayfalar 82 - 88
Giriş: Zona Pellusida’ya (ZP) yönelik olarak bağışıklık sistemi ile yapılan doğum kontrolünde, şekillendirici (morfojenik) protein 15 (ŞP-15) gibi taşıma-büyüme faktörünün baskılanması ile gap-kavşaklarının bozulduğu gösterilmiştir. Düşük ŞP-15 foliküllerin, granüloza ve teka hücrelerinin çoğalmasının ve farklılaşmasının bozulmasına neden olur. İnsan ZP3’üne karşı oluşturulan ve yüksek özgüllüğü olan antikorlar, bu etkilerin oluşmasını engeller. Bu çalışma, insan ZP3’üne (iZP3) karşı oluşturulan monoklonal antikorların ŞP-15 ifadesine ve faredeki preantral ve antral foliküllerin oluşumuna etkisine olan etkisini araştırmayı amaçlamaktadır. Gereçler ve Yöntemler: Bu çalışmada, gerçek deneyde, tetkikler sonrası sadece kontrol grubunun irdelemenmesi amaçlanmıştır. Denekler, 48 adet mus musculus ırkı fareler idi. Denekler, kontrol grubu (adjuvan) ve tedavi grubu olarak iZP3’üne karşı 20, 40 ve 60 µg dozlarda yüksek özgüllükte antikorun verildiği gruplar olarak ayrıldı. Her bir grupta bir grup denek, 10, 15 ve 20. günlerde öldürüldü ŞP-15 ölçümü, immünohistokimyasal yöntem ile yapıldı ve preantral ile antral foliküller, hematoksilen-eozin ile boyandıktan sonra sayıldı. Bulgular: Bulgularımız, iZP3’üne karşı oluşturulmuş antikorun 20 ila 60 µg dozlarda verilmesinin ŞP-15 ifadesine, preantral ve antral foliküllerin sayısına herhangi bir etkisi olmadığını gösterdi. On-20 günlük süreler sonrasında da benzer sonuçlar elde edildi. Bu bulguların monoklonal antikorların özgüllüğü ile ilgili olduğu düşünülebilir. Sonuçlar: İnsan ZP’sine karşı oluşturulmuş antikorların verilmesinin ŞP-15 ifadesi, preantral ve antral foliküllerin sayısına olan etkisinin olmadığı izlenmiştir. Bunun, etkin ve güvenli bir bağışıklık temelli doğum kontrolü sağladığı düşünülebilir.
Introduction: Immunocontraception of zone pellucide (ZP3) is known causing disturbance of gap junction which inhibits transport growth factor such as bone morphogenetic protein (BMP-15). Decreased BMP-15 generates disturbance of proliferation and differentiation of follicle, granulosa, and techa cells. Anti-Human ZP3 monoclonal antibody with high specificity is being developed to prevent such effects. This study aimed to evaluate the effect of MabhZP3 on the expression of BMP-15 and number of preantral and antral follicles in the ovary of mice. Materials and Methods: This was true experiment post-test only control group design. Subjects involved were 48 mice (Mus musculus) that were divided into control (adjuvant) and treatment group (Mab-hZP3 with dose of 20 µg, 40 µg, and 60 µg). In each group, a fraction of mice were killed at day 10, 15 and 20. Measurement of BMP-15 was performed with immunohistochemical, assessment, and a number of preantral and antral follicles was measured with hematoxylin and eosin. Results: Overall, results showed that there was no significant difference in the effects of Mab-hZP3 in a dose range of 20–60 µg on the expression of BMP-15 and number of preantral and antral follicles. A similar finding was also observed in the period of 10–20 days. Such results are suggested to be associated with the specificity of the monoclonal antibody. Conclusions: Anti-Human ZP3 monoclonal antibody has no effect on decreasing expression of BMP-15 and number of preantral and antral follicles. It is considered as effective and safe immunocontraception.

5.
1,25(OH)2 D3, Sistemik Lupus Eritematozus Hastalarında Nötrofil Hücre Dışı Tuzakları ile Endotel Apoptozunu Baskılar
1,25(OH)2D3 Inhibits Endothelial Apoptosis by Neutrophil Extracellular Traps Externalization in Systemic Lupus Erythematosus Patients
Kusworini Handono, Benny Arie Pradana, Radhitio Nugroho, Dian Hasanah, Handono Kalim, Agustina Tri Endharti, And Fatchiyah
doi: 10.25002/tji.2017.623  Sayfalar 89 - 95
Giriş: Sistemik Lupus Eritematozus (SLE), Düşük Yoğunluklu Granülositlerin (DYG) varlığı ile karakterize çok karmaşık bir otoimmün hastalıktır. Bu DYGler, nötrofillerin hücre dışı tuzaklarını (NHT) oluşturma özelliğindedir. D vitamini düzeyleri ise, SLE’li hastalrda normal bireylerdekine göre daha düşük saptanmıştır. Bu çalışmada, Vitamin D [1,25 (OH)2D3] seviyelerinin Vitamin D eksikliği olan SLE hastalarındaki DYG oluşturma endotel hücresi apoptozisi üzerine olan etkisini irdeledik. Gereçler ve Yöntemler: Beş SLE’li ve D vitamini eksiklği olan hastadan elde edilen nötrofiller, 1x10-9 M, 1x10-8 M, ve 10-7M 1,25 (OH)2D3 verilen ve kontrol olarak ta hiç D vitamini uygulanmayan gruplara ayrıldı. Bu gruplardaki nötrofillerin NHT oluşturma özelliği irdelendi. NHT’nin arttırılmaya çalışıldığı bu deneylerden elde edilen hücre üstü sıvılar, insan göbek kordonu veni endotel hücreleri üzerine uygulandı. Histon ve defensin çıkarımı immünofloresan boyama tekniği ile araştırıldı. Endotel hücrelerinin apoptozu, akan hücre ölçeri ile değerlendirildi. Bulgular: Çalışmada, 1x10-8 M 1,25 (OH)2D3 uygulanan nötrofillerin diğer gruplara göre daha az defendin ve histon çıkarımı yaptığı ve daha az endotel hücresi apoptozuna neden olduğu saptandı. Aynı zamanda, histon çıkarımı ile endotel hücresi apoptozu arasında bir bağıntı saptandı. Sonuçlar: D vitamini NHT oluşumunu azaltarak endotel hücresi hasarını azaltır.
Introduction: Systemic Lupus Erythematosus (SLE) is a very complicated autoimmune disease which is characterized by the presence of abnormal neutrophils known as Low Density Granulocytes (LDGs). These LDGs have increased capacity to produce Neutrophil Extracellular Traps (NETs). Vitamin D levels in SLE patients were significantly lower than that of healthy subjects. This study aims to investigate the effects of vitamin D [1,25 (OH)2D3] on NETosis and endothelial cell apoptosis in SLE patients with vitamin D deficiency. Materials and Methods: Neutrophils of five SLE patients with vitamin D deficiency were treated with four different doses of 1,25 (OH)2D3:0 M as a control, 1x10–9 M, 1x10–8 M, and 10–7M. Phorbol myristate Acetate (PMA) were given to induce production of NETs. The supernatant obtained from NETs induction was cocultured with Human Umbilical Vein Endodethial Cells (HUVECs). Histone and defensin externalization was investigated by immunofluorescence staining. Endothelial apoptosis was investigated by flow cytometry. Results: This study shows that neutrophils treated with 1x10–8 M of 1,25 (OH)2D3 had significantly lower defensin, histone externalization, and endothelial cell apoptosis compared to those caused by other doses. There was also a positive correlation between histone externalization and endothelial apoptosis. Conclusion: Vitamin D inhibits endothelial damage by reducing the NETs development.

6.
İleri Evre Nazofarinks Karsinomunda Latent Membran Protein-1 ile CD80, CD86, MHC-I ve CD8 antijenlerinin ilişkisi
The Association Between Latent Membrane Protein-1 and CD80, CD86, MHC-I and CD8 in Advanced Stage Nasopharyngeal Carcinoma
Made Setiamika, Edi Widjajanto, Aris Widodo, Pudji Rahayu
doi: 10.25002/tji.2017.581  Sayfalar 96 - 102
Giriş: Bu çalışmada, tümör hücrelerinin immün sistemden kaçış mekanizmalarını araştırmak için, ileri evre nazofarinks kanserinde CD80, CD86, MHC Sınıf I ve CD8 antijenlerinin rolü araştırıldı. Gereçler ve Yöntemler: Bu kesitsel çalışmada Dr. Moewardi Hastanesi Kulak Burun Boğaz Hastalıkları Polikliniğine 2011 ila 2014 yılları arasında başvuran 434 nazofarinks karsinomlu (NFK) hasta incelendi. Veriler, tıbbi kayıt sistemi ve histopatolojik irdelemelerin sonuçlarından kaydedildi. Ardışık örnekler çalışmaya alındı. CD80, CD86, MHC Sınıf I ve CD8 ifadeleri immünohistokimya boyamaları ile saptandı. Bulgular: Tüm çalışma örnekleri içinden 32 örnek Tip 3 NFK olarak saptandı ve LMP1 ifadesi ile CD8 (p=0.556) ve CD80 ifadesi arasında istatistiksel açıdan anlamlı bir ilişki bulunmamasına karşılık, CD86 ifadesi ile istatistiksel açıdan anlamlı bir bağıntı saptandı (p=0.034). Benzer olarak, LMP1 ifadesi ile CD8 arasında istatistiksel açıdan anlamlı bir ilişki olmamasına karşılık (p=0.053), MHC Sınıf I ifadesi CD8 ifadesi ile istatistiksel açıdan bağıntılı olarak saptandı (p=0.012). Sonuç: CD8+ hücrelerdeki LMP1’in etkisi CD86 ile ilişkilidir, MHC Sınıf I istatistiksel olarak anlamlıdır ve LMP1 ifadesi arttıkça CD8 ekspresyonu azalış göstermektedir. Bu da LMP1’in bağışıklık sisteminden kaçış mekanizmasında rol oynayabileceğini göstermektedir.
Introduction: This study aimed to investigate the escape mechanism of tumor cell to host immune system via CD80, CD86, MHC Class I and CD8 in advanced stage nasopharynx carcinoma. Materials and Methods: This cross-sectional analytical observational study was conducted in 434 nasopharynx carcinoma (NPC) patients who visited Otorhinolaryngology Outpatient clinic of Dr. Moewardi Hospital from 2011 to 2014. The data were obtained from medical record system and histopathologic examination results. The sample collection was obtained by consecutive sampling. The expressions of CD80, CD86, MHC Class I and CD8 were assessed by immunohistochemistry staining (IHC). Results: Of the total study subjects, we found 32 sample of Grade 3 NPC, and the statistical analysis of these sample revealed that although there was no statistically significant association between the expression of latent membrane protein 1 (LMP1) and CD8 (p=0.556), and expression of CD80, there was a statistically significant association between LMP1 and CD86 (p=0.034). Similarly, although no statistically significant association was found between expression of CD8 and LMP1 (p=0.053), MHC Class I expression was found statistically significantly associated with LMP expression (p=0.012). Conclusion: The effect of LMP1 on CD8 mediated by CD86, MHC Class I is statistically significant in which the increase of LMP1 expression is followed by the decrease of CD8 expression. Thus it suggests the concept of escape mechanism.

LookUs & Online Makale